Mahzun Bahadır’ın sinesine düştü kor, Dünya gözüne zindan, nefes alması pek zor. O ay yüzlü Ahuya, varıp sordu usulca: “Yüzün bedir misali, kaşların gergin yayca. Gözlerinde ela sır, salınışın bir suna, Hangi ilden koptun da, düştün benim yoluma?” O ise sükût etti, dilleri mühürlendi, Bir tek bakış fırlattı, yiğit orda tükendi. Bahadır’ın kanı coştu, aklı başından uçtu, Sanki o an kâinat, büyük bir yasa düştü. Dedi: “Bakışın nur mu, yakan bir alev mi? Sükûtunla harlarsın, içimdeki bu devi. Müjgânın ise bir ok misali, İster darıl, ister kız, yeter ki ismini bağışla!” Nihayet bülbül geldi dile, Esen efsunlu rüzgâr, Kayalardan dökülen su saklıydı her kelamda: “Adım Mahbubedir, uzakların sırrıyım, Nice cengâverin kalbinde, dinmeyen sızıyım. Tövbe et dön yolundan, bana yaklaşma sakın, Benim hasretim ağır, belâm gölgemden yakın…”

Bahadır’ın kalbinde o ateş oldu külhan, Gözüne zulmet gibi göründü koca cihan. Hâlbuki kalbi selim bir fâniydi, Ne Hak’ka ne mahlûka, zerre cürmü vakiydi. Bu dermansız derdine, bildi Hak’tır devası, Dergâh-ı İlahi’de biter ancak cefası. Mescide varıp, secdeye koydu başı, Niyaz ederken aktı, gözünden kanlı yaşı:

“İlahi! Ya Rabbî! Sînemi yakan bu nâr-ı aşkı lütfunla söndür, aczime merhamet eyle…”

Bu hikaye Hüseyin Nihal Atsız’dan esinlenilmiştir!

Visited 1 times, 1 visit(s) today
Close