Yediğim sille çoktu, yüzümde dağların izi,
rüzgâr sert eserdi, yine severdim sizi.
Sırtımda odunlar, yeşil çantam, kuru ekmek,
bir avuç köz yeterdi geceden sabah etmek.
Şehir ateş içindeydi, sokak buz keserdi,
bir parça yeşil çimen bütün dünyaya değerdi.
Köpekler uyurdu yanımda, gök inerdi üstüme,
korkmazdım o zamanlar gecenin kör sesine.
Bağırırdım, duyan yoktu. Vadi susardı bana.
Arı kovanları dizili, bulutlar çökerdi soluma.
Karşı tepede domuzlar, tünelde boş kovanlar,
biz hayal kurardık hâlâ, ölmemişti zamanlar.
Nerede şimdi o geceler, kim aldı, kim götürdü?
Kim derûnumdaki çocuğu bir karanlığa gömdü?
Sürükledim, sürüklendim, yol beni benden aldı,
dost meclisinde bir defter ateş içinde kaldı.
Hatırlar mısın o gece, kor ateşi, izmariti?
Bir ömürlük şey sanırdık iki saatlik vakti.
Ayaklarım kan içinde, diken dolardı tenime,
dağlar beni cezalandırdı, ben koşardım yine.
Siyah beyaz fotoğraflar, yüzüme bakmayın siz,
ben sizi biraz incittim, biraz da beni siz.
Ne kadar eskiyseniz o kadar canlısınız,
ben bugün yaşıyorum da siz mâzimde saklısınız.
Üşüyorum.
Hava soğuk değil.
İçimde bir şey donuyor,
bir isim siliniyor benden, bir başka yüz konuyor.
“Ben onlar gibi olmam,” dedim yıllarca kendime,
şimdi onların gölgesi düşüyor cümlelerime.
“Yok, böyle olmaz,” dedim.
Oldu.
Gün geldi, oldu işte.
Kişi bazen yenilmiyor, yalnız eksiliyor içte.
Yüzlerce sahte yüz gördüm aynı masanın başında,
bir dost kaldı elimde, bir de sükût yanımda.
Kafa rahatlığı dedim, o da misafir zaten,
bir gece kalır insanda, sabah çıkar erkenden.
Bazen kendime bakıp “yazık” diyorum sessizce,
aynalar cevap vermiyor; iyi ki de vermiyorlar bence.
“Derdin ne?” diye soruyorlar.
Aşk mı?
Yok.
Hastalık?
Değil.
Ben hiçliği dert etmişim.
Biraz gam, biraz hicran, biraz da kendimden.
Ne ilacı var bunun,
ne reçetesi.
Bir zaman sırtımda odun vardı,
ayağımda kan,
cebimde hiçbir şey.
Her şeye rağmen mutluydum.
Şimdi ellerim temiz,
ayakkabılarım kuru,
gece daha emin.
Bir tek içimdeki çocuk
eve dönmüyor…