Baktığım tablo karanlık, içinde ne olduğunu göremiyorum ama biliyorum ki var… Işık yok mu Ya Rab? İçinden çiçekler fışkırıyor, nebatat odamın içine taştı. Bu kokular, bu güzellikler ruhumu şâd ediyor; nefsim topallıyor Allah’ım, kollarımda ölmek üzere. Ne zulmedesim var ona, ne de orada bırakasım. Kor bir ateş sineme düştü de yakmıyor; gönül mü engeldir, yoksa içimdeki çocuk her şeyden bîhaber midir? Görüyorum seni, işte oradasın; ya varsın, ya yoksun. Bakarım aldanmışım, gördüğüm bir seraptır, sevimli bir hayale açılırken kolların… Bir hülya ki, parmak uçlarımdan süzülür. Tutmak istesem, bir avuç çöl kumu olup dağılacak; sussam, sükûtum sağır edici bir feryada inkılâp edecek. Pencereme vuran rüzgârın iniltisi mi, yoksa meçhule karışmış bir tebessümün narin soluğu mu, kestiremiyorum. Her zerremde, ismini dahi koyamadığım bir bekleyişin ağır ve asil ıstırabı hüküm sürüyor. Yani anlayacağın gün doğsada üzerime damdan zulmet akıyor.

Zaman, iki bakırın arasına sıkışmış bir virane; ben ise mevcudiyeti meşkuk bir gölgeye aldanıp peşinden sürüklenen bir divaneyim. Ruhumun ücra köşelerinde yankılanan o kimsesiz nida, ne müşahhas bir cisme bürünüyor ne de zeval bulup siliniyor. Yalnızca bir sızı, ince, zarif ve mûzip bir sızı olarak göğsümde tütmeye devam ediyor. Belki de en büyük hakikat, karanlığın ardında gizlenen sırra ebediyen meftun kalmaktır; hiçbir vuslatı dilemeden, dokunulmaz tahayyülün asaletine bütünüyle râm olarak.

Visited 1 times, 1 visit(s) today
Close