Son mektubun sonunda adımı unutmuştum. Hâlâ hatırlamıyorum. Fakat başka şeyler geliyor aklıma. Mesela bir insanın sesini duymadan da orada olduğunu bilmek gibi. Garip değil mi? Ben kendi yüzümü tanıyamazken hiç görmediğim bir gölgenin yerini biliyorum. Hastalığım ilerliyor olmalı. Bazı şeyleri unutmak isterken hiç bilmemem gereken şeyleri hatırlıyorum.
Mektubum kimin eline geçti, bilmiyorum. Belki birileri kuzunun peşinden koştu benimle, nevruz çiçeklerini gördü, uçurumun kenarına kadar geldi. Belki okyanusa da baktı. Ben boğulurken suyun ne kadar güzel olduğunu düşündü. Ne tuhaf, bazıları denizin ortasından geçiyor da ayakkabıları bile ıslanmıyor. Onlara kızamıyorum. Belki de yüzme bilmiyorlar, kim bilir? Fakat insan kıyıya çıkınca hiç değilse arkasına bir bakmaz mı?
Dün gece bir şey hatırladım. Çok eski bir şey. Çocukken kapının altından sızan ışığı seyrederdim. İçeride birilerinin olduğunu bilmek yetiyordu bana. Şimdi kapılar kapalı, ışıklar yanıyor ama kimseyi çağırmıyorum. Bazı kapıların ardında insanlar var, bunu biliyorum. Yalnızca açılmıyorlar. Ben de artık kapıları karıştırıyorum. Hangisini çaldım, hangisinin önünden geçtim, hangisinde yıllarca bekledim…
Neyse. Bir şey istemeyecektim zaten. Sadece mektubun sonuna bir cümle daha ekleyecektim. Sonra düşündüm, belki de gereksizdir. Her gördüğüme seslenmek zorunda değilim. Her seslenen de duyulmak zorunda değil. Ama bazı susuşların ne kadar özenle muhafaza edildiğini görsen şaşırırdın.
Benim hafızam o kadar iyi değil.
Yine de bazı sessizlikleri hiç unutmadım.