Ne heybetliydik ölümün ortasında; karanlığın sökün ettiği yerde bir boran gibi doğdum, daha sert bir kasırgayla söneceğim. Zaten bu dünya bir bana dar gelir sandım ey nefis! Ey can, kurbanın olayım; omzumda bir tüfek, namlusunu doğrultacağım yeri bilmem. Dağların ucunda bir gölgeyim, güneş yakmış bedenimi. Rabb’ime seslenirim; kim olduğum önemli mi, ben de bir kulum. Yattığım yer taşlık, başım toprağa yaslı, şakaklarım çatlamış… Bir kurşun mudur beni yaralayan, yoksa elindeki kör bıçak mı?

Kanım sızıyor şimdi şu dilsiz kayalara. Yaranın sıcaklığı, içimden çekilip giden o buz gibi hayatı ısıtmaya yetmiyor. Üşüyorum ama dağın ayazından değil. Annemin arkamdan üflediği o dualar çoktan donup düşmüş olmalı yamaçlarda, buraya kadar çıkmıyor nefesi. Vurulmuşum, göğsümde koca bir cehennem; gençliğim, o deli tay gibi çarpan yüreğim iki paralık bir merminin ıslığında savrulup gitti. Ağzımda genzimi yakan o paslı kan kokusuyla ekşiyor yüzüm… Çünkü toprağa damlayan her damlada yüzleşiyorum asıl ecelimle: Göğsümü parçalayan bu kurşun değil beni bitiren. Ben burada, bu kimsesiz tepelerde yavaş yavaş eksilirken; uğruna canımı kustuğum o koca dünyanın, birkaç mahlukun harp ettiği gaddar bir can pazarı olduğunu idrak etmekmiş. Ey nefsim! dikkat et bu dünyanın sesi sana hoş gelir bana cehennem uğultusu. Dirayetli ol! beni düşürme, yorma, üzme…

Visited 1 times, 1 visit(s) today
Close