“Vatan diye kandık, ne güzel kanmaydı o…”

Hayatımda doğması en zor ama en gerçek günlerdi. Zamanın sivil hayattaki gibi ele avuca sığmaz hâli, kışla kapısından adım attığım an yerini ağır, soğuk bir yalnızlığa bıraktı. Takvime attığım her çizik, kendi sabrımla giriştiğim sessiz bir muharebenin kaydı aslında. Askerlik, nizami yürüyüşler ve emir komuta zincirinden ibaret bir silüet gibi görünse de bizzat yaşayan için aklının en tenha köşeleriyle yüzleştiği mecburi bir inziva.

Günlerin tekdüze rutini içinde kaybolduğunuzu sandığınız o anlarda, asıl gerçeği size tecrit edilmiş hissettiğiniz nöbetler hatırlatır. Şehrin bütün ışıklarının söndüğü, hayatın dışarıda bir yerlerde akıp gittiği o yalıtılmış saatler… Ayazın iliklere işlediği, uğultulu rüzgârın insanın yüzüne görünmez bir kamçı gibi çarptığı tepelerde, bulut altı kulübelerde, buz gibi namluyu gecenin kör karanlığında fırtınanın ortasında namusun bilip sarılmak, insana varoluşun ve yüklenilen o omuz çökerten sorumluluğun ne demek olduğunu en saf hâliyle öğretir. Elinizde sıkı sıkıya tuttuğunuz o soğuk demir parçası, orada bir silah olmaktan çıkar; ailenize, geçmişinize ve dönmeyi beklediğiniz hayata duyduğunuz bağın somut bir nişanesine dönüşür.

İnsan o zifiri karanlıkta kendi iç sesinin yankısından başka duyacak bir şey bulamaz. Şafağa doğru eksilen her gün sadece biten bir sürecin habercisi değildi; insanın bir örste dövüldüğü anlardır. 180 günlük bu sürecin sonuna gelirken geriye dönüp baktığımda gördüğüm şey sıradan bir terhis değil. Orada, o fırtınanın ve dondurucu soğuğun tam ortasında, kendi tahammülümün çapını yeniden ölçtüğüm, kendimle tanıştığım bir sınır çizgisi var.

Askerliği basit bir devlet görevi sanmak bugünün felsefesi; bayrağa bakarak gözyaşı dökemeyenler, aidiyet hissi ölü olanlar bugün bana ırkçılığı öğretir olmuş. Barut kokusunu bilmeyenler; top, havan, silah seslerinin kulak zarını deldiği, kalbini titrettiği yerlerde insanoğlunun birbirini öldürmek için neler ürettiğini göremeyenler, uğruna nice yiğidin can verdiği toprakları kendi çıkarları için kullananların yanında durur olmuş. Ondan sonra gözümün içine bakarak hayasızca küfreder olmuş. Hani demiş ya Atsız, “Vicdanını Paris’e, Moskova’ya satanlar, küfür diye bakarlar senin dualarına.” diye, onu diyorum işte…

Görev yaptığım, gerektiğinde o buz gibi nöbet kulübesinde can verip öleceğim topraklarda bize bir bardak soğuk suyu çok gördüler; hani biz işgalciymişiz ya… Yazık nice analar, babalar, kadınlar, evlatlar yiğitlerini beklerken onlar Allah Allah diyerek can verdiler bunlarıda mı görmezsin. O nasıl olmalı bir ruhu ölü ya da bir canlı fakat kahpe dölü ki sanar durduğu yer it inidir, oysa bir şanlı şehitler sinidir…

Savaşmaktan kaçınır, kim varsa alnı kara;
Kan dökmeyi bilenler hükmeder topraklara…
Kazanmanın sırrın bilmiyorsan git, ara
“Çanakkale” ufkunda, “Sakarya” toprağında.

Hüseyin Nihal Atsız
Görev yaptığım yerde çektiğim son fotoğraf.
Visited 8 times, 1 visit(s) today
Close