“Dostumun adını öğrenmem için Allah’ın kanımdan bir can alması gerekmiş…”
Ey ülfetim, muhibbim, ahbabım… Sırrımın nedimi, yâr-ı kadîmim… Şüphesiz sıddîkım, can gardaşım, hemdemim, musahibim…
Gittin! Yol da seninle gidiyordu, ardında ne yiğit bıraktın ne de yol. Aramızda bir okyanus, bir kıta, nice mahlukat var; uzağın uzağındasın. Duyuyorum sanki bıraktığın saatin sesini. Hoş, çalışmaz ya; o saat de sen gittiğinde çoktan durmuştu, ancak döndüğünde çalışır. Ne yaman bir rüzgâr esti gittiğin gece… Gözyaşlarım nereye düştü bilmem, gayrı dönüş yok bize. Ne rezilliğimiz kaldı ne mutluluğumuz. Ayrı topraklarda aynı kaderi yaşamak ve bunu bilmek…
Bahtiyarlık bizden geçeli çok oldu. Belki bir gün bensiz ağlarsın, sabrın tükenir; senin büyük derdinden başkaları ne anlar? Hey arkadaş, bu yolda ben de coşkun bir selim. Beraberiz seninle, işte zihnindeyim. Coğrafya ne kadar acımasızmış ki; ikimiz de aynı yaranın etrafında nöbet tutuyoruz şimdi. Sen orada, kendi gurbetini adımla. İnsan omuzlarındaki ağırlığı, binlerce kilometre ötedeki bir başkasının sessizliğinde taşıyabilir miymiş? Düştüğümüz yer aynı cehennem. Sesin ulaşmasa da sükûtun yetiyor. Tekrar bir araya geleceğiz. O vakte kadar ikimiz de bu yıkıntının ortasında, ikimiz de dilsiz…
Gurbet değil bize tasa; biz kartalız, hayat ökse. Sen gurbette kalırsan, ben ölürsem ne çıkar? Ruhlarımız buluşur elbet mahşer meydanında… Allah yâr gele inşallah, bize yâr gele.
